27 4 / 2012
Muradname
Bugün içinde çokça “will” sözü geçen bir şey çevirmem gerekti. Ama metinde hem fiil soyundan (birinin bir şeyler will etmesi) hem de isim soyundan (birinin will ettiği şey) will’ler vardı. Malum, irade, irade etmek vs. Muhtaç‘ta isteme ve istenç de geçmiş ki “güç istenci”nden başka bir yere pek oturmuyor gibi. Ben de kaptırmışım “çünkü her bireyin irade ettiği şey, diğer iradelerin tamamı tarafından engellenir ve ortaya çıkan şey kimsenin irade ettiği şey olmayan bir şey” diye Word’ü şey bombardımanına tutuyorum. Birden dank etti, LAN, dedim, (bu arada: şu |y| tarafından dile getirilen ve |xz| şeklinde bir yapısı olan cümlelerin romanlarda falan hikaye edilirken |”x” dedi y, “z”| şeklinde yazılması, tırnak, virgül, noktalı virgül derken roman çevirmenlerine ne kabızlar sancıttırıyordur ha) BU MURAT KELİMESİ İRADE OLUNAN ŞEY ANLAMINA GELİYOR OLMASIN?
Olabilir, neden olmasın?
Araştırıp taraştırmanın ilk durağı SIZINTI dergisi çıktı. Şubat 1991 Yıl :13 Sayı :145 ’te, Hocaefendi olsa gerek, birisi “İrâde, mûrid ve mûrad” diye, başlığı gibi düzeltme işaretine boğulu bir yazı yazmış. Needless to say, OKUMADIM. Ama düşündüğüm şey doğruymuş. Hem müridi de aradan çıkarmış olduk.
Araştırmanın ikinci durağı evdeki MÜKEMMEL OSMANLI LÜGATİ adlı, artık gören her arkadaşın bir posta gülmesine sıkılmaya başladığım sözlük oldu. Burada çok enteresan bir ayrıntı var, bütün postu bu yüzden yazıyorum. 1901’de (=Hamidizmin zirve yılları) basılan bu sözlükte murad sözcüğü (=Hamid’in yerine geldiği, bastırılanın geri dönüşü misali bir darbeyle yeniden cülus ettirilmesinden korktuğu, o tarihte torunu torbasıyla birlikte Çırağan Sarayı’nda mahpus olan V. Murad) YOK! İrade var, mürid var, ama yazarlar (ya da Altınmakas) bu sözlüğü MÜKEMMEL lügatin kemali sınırları içinde görmemişler. Aynı şekilde, reşid, rüşd gibi sözcükler olmasına karşın reşad (=Hamid’in altında bekleyen veliaht şehzade) sözcüğü de sözlükte yer almıyor. Ya sansür, ya otosansür. Lise kitaplarından hikayesini okuduğumuz HAMİDİZMle “burun” “burun”a geldiğimi hissettim. (Lügatte “burun” yok ama göz falan da yok).
Neyse hikaye buydu yani. Muradı da kullandım ama muhtemelen bu önerimi kabul etmezler. Yukarıda alıntıladığım şey şöyle oldu: “çünkü her bireyin muradı, diğer iradelerin tamamı tarafından engellenir ve ortaya çıkan şey kimsenin muradı olmayan bir şeydir”. Özellikle ikincisine uyguğu kanaatindeyim. Ama dediğim gibi, kabul edeceklerini sanmıyorum, çünkü biraz folklorik bulacaklardır. Ben murad almadım da bunu bilesin sunam sunam dağlar duman’lara daha bir yakıştırılır muhtemelen, Engels’e değil. Teşekkürler.
24 12 / 2011
The intellectuals pressed for more freedom of expression, the workers insisted on just distribution of national wealth, higher wages, adequate supply of consumer goods. It looked as if the interests were divergent, hence the continued manifestation of indifference toward each other’s cause. In fact, realisation of the desires of one particular group could not be brought about without achievement of those of the other. It was not without sense, then, that in March 1968 the students demonstrated under the slogan, “No Bread without Freedom.” While the workers doubtless showed sympathy for this maxim, an open display of sentiments was, nevertheless, lacking. The disapproval of intellectual dissent exhibited in the general cry, “Students Back to Studies, Writers Back to Writing,” by the workers’ brigades, at the instigation of the party hierarchy, was both alarming and unpleasant. It was unpleasant because the Party oligarchy had, to a large degree, succeeded in creating an ideological chasm between the two dissenting sections of Polish society. It was unpleasant because the intellectuals came to be regarded as a class by itself: egoistic in character, allegedly contemptuous of the working class, idealistic in nature. By propagating this false impression, the oligarchy hoped forever to put an end to any future partnership. In March 1968, the Party almost succeeded in its sinister attempt. The dissidents were driven into isolation; as a result, they assumed a neutral attitude when the workers revolted in 1970. But the intellectuals did not go so far as to shout: workers back to the docks (Raina, 1978: 229–230).
Gönderdiği kaynak da şöyle:
Raina, P. (1978). Political Opposition in Poland, 1954–1977. London: Poets’ and Painters’ Press.
23 12 / 2011
Filmlerdeki Klasik müzik dinleyen seri katil/psikopat klişesi, malum… Böyle Beethoven’ı, ya da karmaşık orkestral eserleri falan takıp takıntılı bir şekilde dinlediklerinde artık yalnızca gülüyorum. Bazen de acıması olmayan işkenceci mafya babası teybe klasiği takıp gözlerini kapatıyor. O anda biri kapıyı çalsa çekip vuracak. Öyle ötedünyasal bir deneyim ayakları…
Madem öyle, hodri meydan. Bu saatten sonra böyle bir tiplemeye ancak dinlediği eser baba Mozart’ın (videoda Haydn demiş) OYUNCAK SENFONİSİ ise müsamaha göstereceğim. Ancak o zaman bir temsil değeri (cf. haber değeri) olur. Başka bir şey dinleyen klasikçi psikopata, seri katile, mafya babasına geçit yok. RT PLS.
Haydn - Toy Symphony (orchestratineret tarafından)
20 12 / 2011
Gidinin beynamazı! Birileri gelip “Seni internetçi Amerikalı popüler kültürünün bir parçası yapacağız, hiç Türkiye’de doğup büyümemişsin gibi olacak, evelallah o lekeden eser kalmayacak” dese, canından bile vazgeçebilecek adam; fakat kaderin acı bir cilvesi olarak ekmeğini Türkiye popüler kültürü üzerine manipülasyonlar yaparak kazanmak durumunda kalan adam. Filozof gelsin seni açıklasın.
Filozof olarak değil de, Ekşi’deki otisabi’nin 2010 yılbaşında kokain partisi vereceği zannıyla Yiğit Karaahmet’in gözaltına alınması üzerine yazdığı çakış entrysinde ettiği bazı laflar aklımda kalmış. Aradım buldum:
agir bireyci bir cizgide ‘salt-kulturel’lestirip politiklestirerek sahiplendigi kisitli/nezih/liberal/sinifsizlastirilmis ‘yasam bicimi’nin (bkz: conspicuous leisure) turkiye’ye (sinirli bir cografi, kulturel, sosyal cercevede dahi) serbest ithalinin mumkun olmadigini anlamak icin basina gelen talihsiz ama tahmin-edilebilir olayin kendisine ve herkese bir vesile olacagini umuyorum. ben aydim, kendisi de aysin, ”israrla amerika’da gibi yaparsak belki herkes ikna olur” cok akli basinda bir politik durus degil. hatta benden soylemesi amerika’dayken bile akli basinda bir durus degil o
Gerçi sen ayana kadar ekşi sözlük aracılığıyla koca bir gençlik toptan bu bahsettiğin inkârı yaşayan beynamazlara döndü ama olsun. Geç olsun, güç olmasın.
05 10 / 2011
Eh Çubuklu Yaşar, bu nedir?
Ali Dayı’yı şöyle buldum: YT’da başka bir video var, adı “Rusya’da Türk Gezerse Böyle Gezer”. İki tane eleman, şu ufak pezevenk direksiyonlarından takılı bir arabayla geziyorlar, yanlarında sarışın bir Rus kız var, teypte de bunu çalıp oynuyorlar. Ondan sonra gerisi geldi. Burada Flash TV’den bir canlı performans var. Stüdyo kayıdında dediği “Şapkalılar gelsin şapkalılar” ve “Alıcıdan ve satıcıdan %2 komisyon alınır -Çubuklu Yaşar” şeklindeki anlamsız laflar burada yok. Onun yerine bir yerde Ali Dayı “baskı balatayı” yemiş oluyor bir gecede. Baskı balatasını yemek? Bu hem saçma hem komik geldi. Babamın arabalara ait özellikleri insanlara uyarlayıp espriler türetmesini (ör: rampayı çıkamıyor, marş basmıyor) hatırladım.
Bunları izleyince Yutub Ankara’da çekilmiş pavyon görüntülerinden örnekler önerdi. Birkaçına baktım. Altındaki yorumlara bakınca ortada dört başı mamur bir alt kültür olduğu anlaşılıyor. Hem de neon ışık, sigara dumanı, baş dönmesi, esrar, gizli işler, bela ve belalılık gibi çağrışımları olan, underground gibi underground bir ortam. Örneğin “Sarı Tutku” adında Ankara havalarıyla hoplayıp zıplayan, balık etli, boyalı sarışın bir kadın var; yorumlarda millet onun için ölüp ölüp diriliyor. Birisi onun için bir şarkı yazmış, bir başkası da onun fotoğraflarından, fonu o şarkı olan bir slaytşov hazırlamış. Hatta pek ilginç: Yalçın Çakır’ın programlarından birinde bir kadın ağlıyordu. Ağlayan eşinin görünümünden tipik bir Mi-Mu (Milliyetçi-Muhafazakâr) Orta Anadolu ailesinin reisi olduğunu çıkarsadığımız adamın cep telefonundan Sarı Tutku görüntüleri çıkmış. Gidip pavyonda çekmiş. Yuvaları yıkan fettan famfatâl tam.
Sarı Tutku Elhamra gazinosunda mı ne çıkıyormuş. 203 İncirli-Ulus-Kızılay otobüsü geldiğinde gördüğüm Dışkapı’daki sıra sıra gazinolardan (Arjantin 78 Birahanesi, Kral ve Ben Gazinosu, oteli de olan Elhamra, vs.) biri, hep ilgimi çekiyordu. Giderken pek özel şeyler görmüyordum, geç dönüyorsam da oraların hayatı daha yeni yeni başlıyor oluyordu; tatmin edilme olasılığı olmadığından herhalde bu dünyalar nasıl dünyalar merakı hiç bitmeyecek.
[[Ankara havası müzisyenlerinin arasında bu şarkıdaki Ali Dayı gibi tarlasını sabanını satıp bu ortamlarda bir gecelik krallık arayanlarla dalgasını geçen çok şarkı var. Daha da olsa, o alt kültür hakkında bize daha da çok giz verseler. Bu potpurinin sonundaki kredi kartı şarkısı gibi ucuz toplumculukçuklar taslamasalar, yerlerinde ağır olsalar.
Çubuklu Yaşar & Ali Dayı -Sarışın Bomba -Cartlayalım - (yunusorhan06 tarafından)
14 9 / 2011
Binalardan görüyorsunuz, burası sadece bir mahalle. Kahverengiler normal ekmek fırını. Yeşiller pastane, kurabiyeci, kuru pastacı. Maviler de börekçi ve kır pidesici. Şimdi bu ne allahaşkına? Bir mahallenin bir tek fırını olur; burada adım başı hamur işi tesisi var. Bu kadar yer nasıl iş yapıyor? Bu kadar yerin tüm gün fırına verdiği hamur işlerini kim yiyor, o basit karbonhidratlar nereye gidiyor? Beşiktaş değil Hamurtaş arkadaş.
(Hamur ve fırın demişken, küçükkenki bir şeyi de anayım: annenin fırından hamur aldırıp hamur kızartması yapması, buyur. Daha sağlıksız bir şey olamaz. İtirazı olan? Gerçi eski hamurlar şimdikiler gibi safi köpük de değildi galiba.)
14 8 / 2011
DOKTOR HADİ DOKTOOOOR!
Biraz futbol dilencisi yorumu olacak ama, bu bağırana, veya “Geldi!” deyip o golü getiren adama, futbolun mükemmel bir şey olduğundan başkasını imkânı yok kabul ettiremezsin. Bütün eleştirel değerlendirmeler burada durmalı. Burada gerçek iletişim var. Gözardı edilemeyecek bir insanlık durumu bu.
Bu sene içimdeki Fener karşıtlığına epeyce bir hakim olmuştum. Taraftarıyla, takımıyla, malzemecisiyle olsun masörüyle olsun… Saygı bile duydum. Geldiler, yendiler, yürüdüler, şampiyon oldular. Bunun gibi birkaç video var, arada izliyordum. Ama sonunda Fener yine dizgine gelmedi, Fenerliğini gösterdi, hakkında ne düşünülmesi gerektiğini yeniden hatırlattı. Aziz Yıldırım’ın sorgusunda okuduğum iletişim tespitleri de tuz biber ekti. Günün sonunda Fener yine Fenerdir, yapacak bir şey yok.
Alex De Souza VS sivasspor Frikik Golü Müthiş[ HD 720 ] (MORCALI2010 tarafından)
17 7 / 2011
Yeniköy kasabı JP
Her Yerde Türk Var adlı ilginç ve güzel bir blog vardı, epeydir güncellenmiyor. Salesman‘ı okurken uzaktan da olsa bu blogun ilgi alanına gelebilecek şu alıntıyı not ettim:
WILLY: I always felt that if a man was impressive, and well liked, that nothing…
CHARLEY: Why must everybody like you? Who liked J. P. Morgan? Was he impressive? In a Turkish bath, he’d look like a butcher. But with his pockets on, he was very well liked.
Tam Türk değil de işte yine de Arthur Miller’ın hamamdan bahsetmesi insanın gururunu okşuyor biraz, gelin itiraf edelim. Eğer Miller gerçek bir hamam görmüş olsaydı, burada adamı kasaba değil, tabii ki hamam denince akla gelen olağan şüpheli DELLAK’a benzetirdi bence. Bu yüzden çevirilecek olsa şundan yola çıkılabilirdi diyorum: “Niye illa herkes seni beğenecekmiş? JP Morgan’ı kim beğeniyordu? Kayda değer bir tipi mi vardı? Herifi hamamda görsen tellak sanırdın. Ama dışarıda, elini cebine atınca herkes ayaklarına kapanırdı“
Antrparantez diyeyim ki bu oyun da eminim Mitos Boyut Yayınları tekeline takılmıştır; kitabın diğer tüm tektipleştirilmiş MBY oyunlarındaki gibi aşırı boktan bir kapağı, dizgisi, mizanpajı, tipi ve kokusu vardır; bu kısımda da şöyle denmiştir: “Neden herkes seni sevmek zorunda olsun? JP Morgan’ı kim severdi? Etkileyici biri miydi? Bir Türk hamamında bir kasap gibi görünürdü. Ama üzerinde cepleri oldumu [sic] çok sevilirdi.” Yarın gidip Kabalcı’dan kontrol edeyim mi, kaçta kaç isabet!
Öte yandan, J.P. Morgan lafını duyunca aklıma önce şu Moody’s filan gibi kredi derecelendirme kuruluşlarından biri gelmişti; meğer büyük bir yatırım bankasıymış. Ama adam sonuçta bankaya kendi adını koymuş. İlk bakışta adı itibarlı görünüyor, Hacı Yarmuzoğulları gibi görünmüyor. Sonra bizim çocuklara internetten baktırdım, Morgan’ın kendisi hakkaten hiç de itibarlı banka sahibi gibi görünmüyor. İşte hamamda adeta bir kasap gibi görünen ama zengin biri olduğu için herkesçe seve seve sevilmekten bir fena olan Morgan:

Bizden bir muadil düşünmeye çalıştım, aklıma ilk bütün yazıhanelerdeki janti fotoğrafıyla Kâmil Koç geldi. Özlü sözlerle süslü biyografisi için tıklayınız. Ama Allahı var, Kamil Koç Türk hamamında da Kamil Koç sanılırdı. Karizmatik adammış, biraz da bizim milletin topyekün az buçuk façayı düzelttiği bir döneme denk gelmesinin payı var.
01 7 / 2011
Tarla kuşu
Yolda görsen yüzüne bakmayacağın bu alelade hayvana (tarlakuşu ya da Türkçedeki inanılmaz talihsiz diğer adıyla TOYGAR) kültür-sanat dünyasının bu teveccühü nedir, nedendir? Sabahları erken saatte ötmesi meşhur; başka bir hikayesi varsa da ben bilmiyorum. Mihail Glinka’nın adı bu kuşla aynı olan çok güzel bir parçası var; Balakirve de piyanoya uyarlamış. The Lark diye veya L’alouette diye geçiyor. İnanırım, allahın Rusu parçasına Fransızca isim koymuştur, oluyor öyle. Ayrıca Haydn’ın bir kuartetine de tarlakuşu kuarteti deniyormuş. Glinka’nınki çok içli bir eser, kuşluk yanı nerede göremedim.
Bir de, kafatasının içindeki çöplükten “Tarla kuşuydu Juliet” diye bir ibare çıktı geldi. Böyle bir tiyatro oyunu var. Saçma geliyor bana bu isim; Flash TV’nin falan sömürü haberlerinde şu Requiem for a Dream‘deki kemanlı şeyin eşlik ettiği “Yılların yorgunluğunu dizlerinde taşıyordu Hasan dede :(” cümlelerini çağrıştırıyor. Efraim Kişon’un bu oyununun İngilizce adı “Oh oh Juliet”. Peki TOYGAR nerede devreye girmiş derseniz, eserin Almanca adından sızmış: ”Es war die Lerche”. “Tarlakuşu idi” anlamına geliyormuş bu da. Juliet, Romeo ve Juliet‘teki Juliet. Peki tarla kuşu neredeki tarla kuşu? Kesin oyunda bir tirat, bir replik, bir değini vardır. Bir şeyiyle meşhur bu hayvan da neyiyle… Tarla kuşunun hikmetlerini bilen biri lütfen bizi aydınlatsın.
O halde günün son soruları: Macaristan’da doğup İsrailli olan Kişon, oyunu hangi dilde yazdı, oyun Türkçeye Almancadan mı tercüme edildi, neden İngilizce ile Almanca isimler kombine edildi de “Tarla Kuşuydu Juliet” oldu? Bu, “Juliet, bak o şey bir tarla kuşuydu” anlamına mı geliyor, yoksa “Juliet tam bir tarla kuşuydu” anlamına mı?

